RoJHeLaT FORMUNA HOŞ GELDİNİZ

KARDEŞLİK FORUMU


    Demokrasinin sınırlarını genişletme” programı

    Share
    avatar
    RoJHeLaT
    ADMİNİSTRATÖR


    Male
    Hejmara Nûçeyan : 341
    Age : 26
    Nerden : ADANA
    İş/Hobiler : ÖGRENCHE
    admin puanı :
    rep sistemi :
    1 / 1001 / 100

    Registration date : 2008-10-18

    başari puani
    AKTİFLİK:
    0/0  (0/0)
    Aktiflik :: 1

    Demokrasinin sınırlarını genişletme” programı

    Mesaj by RoJHeLaT on 29th October 2008, 15:42

    Demokrasi mücadelesi ve Kürt sorunu bağlamında sözü yeni PKK programına getirmiş olsak da gerçekte bu programı gereğinden fazla önemsememiz gerekmiyor. Buna başlıca iki neden gösterebiliriz. İlkin PKK şahsında son dört-beş senede iki program eskitmiş bir hareketle yüzyüzeyiz. Bu durumda bu üçüncüsünün ona ne kadar dayanacağı sorusu kendiliğinden beliriyor ve haliyle halihazırdaki programı ciddiye almayı da zora sokuyor. Öte yandan Türkiye solundan çok iyi bildiğimiz o yaygın geleneğe (siyasal mücadelede temel kılavuz olması gereken parti programının gerçekte tümüyle işlevsiz bir parti süsü olarak kenarda kalması) benzer biçimde, PKK de siyasal mücadelesini programı ışığında ele alan bir hareket değil ve üstelik bu başından beri böyle. PKK ulusal bir hareket olarak Kürt sorunu eksenli kimliğini çıkışından bugüne elbette korumuş, fakat bunun ötesinde sorunun çözümüne ilişkin programatik ilkelerine ve belirlemelerine esasa ilişkin bir bağlılık göstermemiştir.
    Buna rağmen yeni PKK programına bir anlam atfedilecekse eğer, bu yalnızca yeniliği ölçüsünde bu programın onun bugünkü bilincinin ve politik konumunun bir göstergesi olarak ele alınması sınırları içinde olmalıdır. Fakat bu bilinç ve konumda her an yeni bir değişiklik ve dolayısıyla buna uygun yeni bir program ihtimali de gözardı edilmeksizin. Halihazırdaki program ezen ulus burjuvazisiyle/devletiyle uzlaşma ve bütünleşme istek ve umuduna dayalıdır. Bunun boşa çıktığı, buna ilişkin umutların kırıldığı bir durumda (ki halen olayların seyri belirgin biçimde bu doğrultudadır) haliyle yeni bir yönelim ve buna uygun düşen yeni bir program gündeme gelecektir. Devrimci konumunu yitirmiş ve dolayısıyla az-çok istikrarlı ve tutarlı bir stratejik doğrultudan kopmuş her reformist hareket gibi PKK'nin de olayların dalgalanması içinde ikide bir siyasal yönünü ve programını değiştirmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Bu duruma düşmüş hareketlerin konum ve davranışlarını belirleyen sağlam ilkeler değil, fakat tümüyle olayların akışına eşlik eden ilkeden yoksun bir burjuva pragmatizmidir.
    Yine de tüm bu değişimler ve zikzaklar içinde değişmeyen temel önemde bir olgu var. PKK Kürt sorununu devrimci bir demokrasi dinamiği olarak ele alan, böylece çözümü Türk ve Kürt emekçilerinin sınıfsal çıkarlarıyla ve birleşik mücadelesiyle ilişkilendiren bakış açısından ilelebet kopmuş bulunmaktadır. Yaşadığı köklü ideolojik-politik dönüşümlerin ardından PKK için artık Türk devleti/burjuvazisiyle uzlaşıp barışarak sorunu çözmenin alternatifi, dar burjuva milliyetçiliğine dayalı bir kutuplaşma ve bunun kaçınılmaz olarak gündeme getireceği emperyalist müdahaleler olabilir ancak. Sorun bugünden bu niyet ve hesabın içinde olunup olunmadığı değildir kuşkusuz. Fakat bugünkü konum nesnel ve mantıksal olarak geriye başka bir alternatif bırakmamaktadır. Bizzat Abdullah Öcalan'ın kendisi bir çözümsüzlük durumunun bundan başka bir alternatif bırakmayacağını döne döne yineleyip durmaktadır. “Kürtler'in bundan sonra stratejik rollerini başta ABD, İsrail olmak üzere her devlet ve güçle değerlendirebilecekleri gözden uzak tutulmamalıdır” (Bir Halkı Savunmak, s. 324) derken o, Güney Kürtler'i tarafından zaten halen uygulamada kullanılan nesnel potansiyel bir olanağı dile getirmiş olmanın ötesinde, bir çözümsüzlük durumunun alternatifini de somut olarak formüle etmiş olmaktadır.
    İmralı sonrası değişim ve dönüşümün en tehlikeli ve tahrip edici yönü de buradadır. Türk devleti/burjuvazisiyle barışıp bütünleşme çizgisinin halihazırdaki Kürt hareketi için ilerici-devrimci bir alternatifi yazık ki artık yoktur. Bugünkü çizgiye dolgu malzemesi olan ve bu gündelik sürüklenişi de politika yapmak sanan kuyrukçu solun bir türlü kavrayamadığı da budur.
    ***
    Bir önceki bölümde belli yönleriyle irdelediğimiz PKK programının somut içeriği üzerinden konuya devam edelim.
    Bir programdan çok Abdullah Öcalan'ın son kitabındaki yeni görüşlerinin açıklamalı bir özeti olan 67 kitap sayfası tutarındaki yeni PKK programının yalnızca 7 sayfalık son iki bölümünün program sunuluşuna uygun bir düzenleme içinde olduğunu belirtmiş bulunuyoruz. Bu bölümlerden ilki “Demokratik Dönüşümün Özellikleri” başlığı taşıyor, buna ilişkin açıklamalardan oluşuyor ve daha çok da bir sonraki bölüme geniş bir sunuş oluşturuyor.“Demokratik Dönüşümün Görevleri” başlıklı son bölüm ise “Bizi demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü topluma ulaştıracak olan demokratik dönüşümün başlıca görevleri şunlardır” alt ibaresi taşıyor ve kendi içinde yedi alt bölüm olarak düzenlenmiş bulunuyor.
    Bu yedi alt bölümden üçü “devrim” başlığı taşısa da (“Demokratik Devrimin Geliştirilmesi için”, “Kadın Özgürlük Devrimi için”, “Toplumsal Ekolojik Devrim için”) gerçekte bütünlüğü içinde bu tipik bir siyasal-sosyal reformlar programıdır. Siyasal yönden “demokrasinin sınırlarını genişletme” amacına, sosyal yönden ise son yerel seçimler vesilesiyle Türkiye'nin reformist solu üzerinden tanıma olanağı bulduğumuz “belediye sosyalizmi” anlayışına dayalı bir program. Yeni PKK programı siyasal yönden “demokrasinin sınırlarını genişletme” programı olmak zorundaydı; zira Abdullah Öcalan'nın “yeni sistemi”nde, demokrasi sorunu artık tüm devrimci anlamını yitirmiş, siyasal tavizlere dayalı reformlar yoluyla mevcut sınıf iktidarı sistemini kendi temelleri üzerinde demokratikleştirmek sorununa indirgenmiştir. Bu ise bildiğimiz şekliyle, demokrasinin sınırlarını genişletme çizgisi anlamına gelmektedir. Sosyal yönden “belediye sosyalizmi” olmanın ötesine geçemezdi bu program; zira yine Abdullah Öcalan'nın “yeni sistemi”nde, mevcut sınıf iktidarıyla birlikte sınıf ve mülkiyet ilişkileri de tartışma dışı tutuluyor, onlara hiçbir biçimde dokunulmuyor; bu durumda geriye, belediyelerin sınırlı yerel olanaklarıyla yapılacaklarından ibaret bir sosyal önlemler demeti kalıyor.
    Bunlara daha yakından da bakabiliriz.
    “Kürt Sorununun Demokratik Çözümü”ne ayrılmış birinci alt bölümün 2. maddesi (1. madde “demokratik konfederalizm” üzerinedir) şöyle: “2- Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerin köklü bir reformla demokrasiye duyarlı hale getirilmesi. Devlet üzerindeki askeri etkinin sınırlandırılması, her türlü vesayetin kaldırılması. Genel kamu otoritesi olacak şekilde devletin küçültülmesi (Buna Kürt Federe devletleşmesi de dahildir).” (PKK Yeniden İnşa Kongre Belgeleri, s.239)
    Mevcut devlet yapısını esas alan fakat onu “köklü bir reform”dan geçirmeyi hedef olarak saptayan bu madde neo-liberallerin aynı konudaki görüşlerinin bir benzeri, sorunun muhtevası bakımından değilse bile mantığı yönünden bir tekrarıdır. Abdullah Öcalan bunu “devletin ideolojik olmaktan çık(arl)ıp teknik bir servis aracı haline getirilmesi” olarak formüle ederken neo-libearal mantığı çok daha açık biçimde ortaya koymuş oluyor (Bir Halkı Savunmak, s.301). Bu ele alışta, tıpkı neo-liberallerde olduğu gibi, devletin sınıf niteliği, onun bir sınıf egemenliği aracı olduğu gerçeğinin üstü örtülüyor. Anti-demokratik yapısı giderilir ve halihazırdaki hantallığından kurtarılırsa mevcut devlet içte kamu güvenliğini ve dışta ulusal savunmayı (PKK programı atlamış olsa da Abdullah Öcalan bunu her seferinde önemle ekliyor) sağlayan bir “teknik aygıt” haline gelecektir. Bu kapsamdaki bir “devlet reformu”nu yıllar öncesinden formüle eden neo-liberaller bunu “İkinci Cumhuriyet” programı olarak sunmuşlardı. Abdullah Öcalan aynı programı Kürt sorunu ekseni üzerinden “demokratik cumhuriyet” programı haline getirdi. Öngörülen devlet reformunun siyasal kapsamı Kürt sorunu üzerinden farklılık gösterse de devletin özüne yaklaşım burada aynıdır ve her iki program da cumhuriyet olup da demokrasi olamayan mevcut devletin demokratikleştirilmesi ortak hedefine dayalıdır.
    Aynı alt bölümün 4. ve 5. maddeleri sözkonusu devlet reformunu bu kez Kürt sorunuyla bağlantı içinde ifade etmektedirler:
    “4-Kürt kimliğinin anayasal kabulü. Devletin Kürtler'i ulusal-kültürel varlık ve siyasal hak sahibi olarak tanınması.”
    “5- Devletin zor kullanmadığı koşullarda demokrasi ve devletin ilkeli uzlaşmasından yana olunması. Pratik uygulama olarak, Kürdistan'da halkın kendi öz demokratik yönetimi artı genel kamu otoritesi olarak (Türkiye, İran, Irak, Suriye, Kürt) devlet formülünün esas alınması.”
    Abdullah Öcalan'ın yeni görüşlerinin PKK'de yarattığı kafa karışıklığının dikkate değer bir örneği olarak bu iki maddeyi bilerek birarada verdik.“Kürt kimliğinin anayasal kabulü”, İmralı sonrası PKK çizgisinin ifade uygunsa Kürt sorununa ilişkin azami programıdır. Bu tanıma sağlandığı takdirde “devletin demokrasiye duyarlı” hale getirilmesi başarılmış olacak, “1 devlet + 1 demokrasi” formülü pratik bir anlam kazanacak ve bu, “Kürdistan'da halkın kendi öz demokratik yönetimi artı genel kamu otoritesi olarak (...) devlet formülü”nde ifadesini bulacaktır. İlk bakışta ‘70'li yılların “Türkiye'ye demokrasi, Kürdistan'a otonomi” formülünü andırsa da anlatılmak istenin bu olmadığını biliyoruz. Zira devlet örgütlenmesinin özerk bir ulusal alt öğesi olarak otonomi, ilkin Abdullah Öcalan'ın ilkesel önemde saydığı “devlete bulaşmama” görüşüne ve ikinci olarak da mevcut üniter yapının korunmasına ilişkin tutumuna aykırı düşüyor.
    “Kürdistan'da halkın kendi öz demokratik yönetimi”ni 1. maddeki “Kürt halkının komünden halk kongresine kadar her kademede örgütlenen Demokratik Konfederalizm” kapsamında anlamaya çalışsak bile yine de buradaki kargaşa giderilmiş olmuyor. Zira bu kez de “Devletin Kürtler'i ulusal-kültürel varlık ve siyasal hak sahibi olarak tanınması” formülü karışıklık yaratıyor. Söylenenler “devletin Kürtler'i ulusal-kültürel varlık” olarak tanıması sınırları içinde kalsaydı bu alt kimliğe dayalı kültürel haklar olarak anlaşılabilirdi. Fakat bir ulusal varlığı aynı zamanda “siyasal hak sahibi” olarak tanımak, sorunu tümüyle devletin yapılanması alanına çekmek demektir. Zira ulusal sorunda siyasal alan kamu yaşamı ve devlet ilişkileri alanıdır ki, tek ulus egemenliğine dayalı mevcut uniter yapının tasfiyesi tartışılmadan bu alanda herhangi bir adım atmak olanağı olamaz. Abdullah Öcalan'ın “üst kimlik olarak Türkiye ulusu kavramı”da bu karışıklığı gideremez. Zira ilkin böyle bir ortak üst kimlik iyiniyete dayalı öznel temennilerle yapay olarak değil ancak tarihsel bir süreç içinde ve doğal bir biçimde oluşabilir. İkinci olarak bu, yine de bu üst kimlik altında iki ulus gerçeğini ortadan kaldırmaz ve böyle olunca da devletin ulusal yapısı gibi netameli bir sorunda bizi bir santim olsun ileri götürmez.
    Tüm bunlar, İmralı'dan beri ve hele de Abdullah Öcalan'ın devlet ve demokrasiye ilişkin son teorileri çerçevesinde, ulusal bir hareket olarak PKK'nin artık kendi varlık nedeni olan Kürt sorununun çözüm çerçevesi konusunda bile ne istediğini bilemez duruma düştüğünü gösteriyor. Programatik formüllerdeki açık karışıklık ve belirsizlik bunun ifadesidir. Bu karışıklığın gerisinde biraz da “demokratik konfederalizm” üzerine belirsiz söylemlerin arkasına saklanarak kendi gerçek hedefleri konusunda açık konuşmaktan kaçınma tutumu var kuşkusuz. Fakat bir siyasal parti kendi amaç ve hedefleri konusunda açıkça konuşamaz, bunlara programında açıkça yer veremez hale gelmişse bu da bir başka zaafiyet ifadesi sayılmalıdır. PKK Türkiye'de demokrasi sorununu Kürt sorununa indirgemiş, onu ise bu türden belirsizliklere mahkum etmiştir.


    _________________
    YİĞİTSEN USLANDİR BENİ..

      Wext û Saet niha: 17th November 2018, 18:48